ÖNYARGILARIMIZ..!

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
- Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
- Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
- Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.
- Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
- Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
- Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
- Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
- Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
- Yürümüyor.
- Uykusu sürekli düzensiz.
- Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık kızıdır.

 

ARKADAŞLIK

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş.

“Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak”demiş.

  Genç, ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence:

“Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart.”demiş.

Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki tahta perdede hiç çivi kalmamış. Babası ona:

“Aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak, çok delik var. Artık hiçbir şey geçmişteki gibi güzel olmayacak. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara, bir delik aynen kalacak, kapanmayacaktır. Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar” demiş.

 

AZİM

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti.

Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep ayni hareketi yapıyorlardı.

Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.
Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı.
Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabini verdi.

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum".

Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. ..Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak".

 

BÜYÜK TAŞLAR

            Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor.  İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:

-          Hadi, küçük bir sınav yapalım" demiş.
Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş.

Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sormuş;

 

 - "Kavanoz doldu mu?"
Sınıftaki herkes,
- "Evet, doldu" yanıtını vermiş.
- "Demek doldu ha" demiş öğretmen.

 

Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler...
Yeniden sormuş öğrencilerine:
- "Kavanoz doldu mu?"

 

İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
- "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.

 

- "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
- "Kavanoz doldu mu?"

 

- "Hayır dolmadı!" diye bağırmış öğrenciler. Yine
- "Aferin" demiş hoca.
Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.
Sormuş:
- "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkarttınız?"

 

Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
- "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."

 

- "Hayır" demiş öğretmen. "Çıkartılması gereken asıl ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."

 

Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
- “Yaşamınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"

 

DÜNYAYI DÜZELTMEK İÇİN

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.
       Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.

Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.

Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! Dedi.

Sonra düşündü:

-         Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen

bu haritayı akşama kadar düzeltemez!

            Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına

koşarak geldi:

-         Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.

-         Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve

oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:

-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman

dünya kendiliğinden düzelmişti!

 

TREDDY

               Okulun ilk gününde 5 inci sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara 
bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini 
ayni derecede sevdiğini söyledi. Ancak, bu imkansız idi, çünkü ön 
sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış, ismi Teddy Stoddard olan küçük bir oğlan vardı.
               Bayan Thompson bir yıl önce Teddy'yi izlemişti ve diğer çocuklarla 
iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli 
dolaştığını gözlemişti. İlave olarak, Teddy tatsız olabiliyordu. Bu öyle 
bir noktaya geldi ki, bayan Thompson onun kağıtlarını büyük kırmızı bir 
kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (X) yapmaktan ve kağıdının 
üstüne büyük "F" (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
               Bayan Thompson'un okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu 
ve Teddy'nin kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatini gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karsılaştı.
Teddy'nin birinci sınıf öğretmeni söyle yazmıştı, "Teddy gülmeye hazır parlak bir çocuk.Ödevlerini derli toplu ve 
temiz yapıyor ve çok terbiyeli... Onun etrafta olması çok eğlenceli.
               İkinci sınıf öğretmeni söyle yazmıştı, "Teddy mükemmel bir örgenci, 
sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir 
hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yasamı mücadele içinde 
geçiyor."
               Üçüncü sınıf öğretmeni söyle yazmıştı, "Teddy'nin annesinin ölümü 
onun için çok zor oldu. Teddy elinden gelenin en iyisini yapmaya 
çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar
 atılmazsa evdeki yasamı yakında onu etkileyecek."
               Teddy'nin dördüncü sınıf öğretmeni söyle yazmıştı, "Teddy içine 
kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı 
yok ve bazen sınıfta uyuyor."
               Şimdiye kadar, Bayan Thompson problemi kavradı ve kendinden utandı.
               Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kağıtlarla sarılmış Noel hediyeleri
 getirdiğinde bile çok kötü hissetti, Teddy'nin ki hariç.
               Teddy'nin hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj 
kağıdı ile beceriksizce sarılmıştı, Bayan Thompson onu diğer hediyelerin 
ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Thompson paketten taslarından 
bazıları düşmüş yapma elmas taslı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesi 
çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı...Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu 
haykırdığında çocukların gülmesini engelledi,bileziği takti ve parfümü bileklerine sürdü. Teddy Stoddard o gün 
okuldan sonra öğretmenine sunu söylemek için kaldı, "Bayan Thompson, bugün 
ayni annem gibi kokuyordunuz". Çocuklar gittikten sonra, bayan Thompson 
en az bir saat ağladı.
               O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun 
yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Thompson Teddy'e özel dikkat 
gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu 
daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna 
kadar, Teddy sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları 
ayni derecede sevdiği yalanına rağmen, Teddy onun gözdelerinden biri idi.
               Bir sene sonra, Bayan Thompson kapısının
 altında Teddy'den bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
               Altı yıl sonra Teddy'den bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, 
sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu 
yazmıştı.
               Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda 
kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek 
derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan 
Thompson'un tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
               Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte 
diplomasini aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini 
açıklıyordu. Mektup onun hala karsılaştığı en iyi ve en favori öğretmen 
olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu...Mektup söyle 
imzalanmıştı, Theodore F. Stoddard, MD. (tip doktoru).
               Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup 
var. Teddy bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. 
Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde 
Bayan Thompson'un damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını 
soruyordu. Şüphesiz Bayan Thompson bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne 
oldu ? Tasları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Teddy'nin annesinin 
süründüğü parfümden sürdü. Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Stoddard, 
Bayan Thompson'un kulağına söyle fısıldadı, "Bana inandığınız için 
teşekkür ederim Bayan Thompson. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir
 fark yaratabileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"
               Bayan Thompson, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi, "Teddy, 
yanlış şeylere sahiptin. Bir fark yaratabileceğimi bana öğreten sensin. 
Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum".
               (Bilmeyenler için, Teddy Stoddard, Des Moines'teki Stoddard Kanser 
Binası olan Iowa Methodist'te doktordur.)
               Bugün birinin yüreğini işitin .... Bunu iletin. Bugün birinin 
hayatında bir fark yaratmaya çalısın, sadece "onu yapın"
 

YANKI

Bir babayla sekiz-dokuz yaşlarındaki oğlu dağlarda yürüyüşe çıkmışlardı. Çocuğun ayağı birden kaydı ve düştü, incinen ayağının sıkıntısıyla haykırdı: "Aaaahhhhhhhhh!"

Sesi karşı dağlardan yankılanıp aynen geri döndü: "Aaaahhhhhhhhh!"

Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamış olan çocuk çok şaşırdı ve merakla bağırdı:

"Kimsin sen?!"

Cevap gelmekte gecikmedi:

"Kimsin sen?!"

Çocuk bu cevaba öfkelendi: "Korkak!" Cevap aynıydı: "Korkak!"

Bunun üzerine babasına dönüp sordu: "Neler oluyor baba, anlamıyorum?" Babası gülümsedi ve "Dikkat et oğlum" dedi. Sonra da karşı dağa doğru bağırdı:

"Her şey çok güzel!" Dağdan gelen ses cevapladı: "Her şey çok güzel!" "Seni seviyorum!" "Seni seviyorum!"

Çocuk hâlâ hayret içindeydi, ama yine de anlayamamış­tı. Daha sonra babası açıkladı:

"insanlar buna 'yankı derler, ama o aslında hayatın ta kendisidir. Söylediğin ya da yaptığın her şeyi aynen sana iade eder. Hayatımız, yapıp-ettiklerimizin bir yansımasın­dan başka bir şey değildir. Dünyanın daha sevgi ve adalet dolu olmasını istiyorsan, kendi kalbini sevgi ve adaletle dol­durmaksın. Başkalarının şefkatli olmasını istiyorsan, senin şefkatli olman gerekir. Bunu her şeye uygulayabilirsin: ha­yat ona ne verdiysen, onu sana aynen iade eder."

 

KENDIMIZI GELISTIRMEK (BALTAYI BILEMEK)

            Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Aksamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş.

            İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.

            Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: “Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu isin sırrı ne?”        İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: “

            Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.

            “Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.
Delhi’deki ünlü tapınakta Sokrat’ın su sözü yer alır: “İnsan Kendini Tanı.” Kendini tanımak, su anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur.
Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında fark olmaması anlamına gelir. Bireysel ve is yaşamımızda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.